(Sevginin soğuduğu bu kötü dönem için ağlayın,

Ezelden beri insan soyunun üzerine kesilen ölüm cezasını anı,

Bunu çok iyi bilin, intikam kâsesi çok acıdır.

Ama kutsal kitapta yazıldığı gibi bundan daha kötüsü cehennemin ateşidir.)

(Turabdin’den Ağıtlar- Midyat Metropoliti Mor Korillos Yakup-1804 yılı)

Merhemi olmayan yara yeniden kanamaya başladı, ciğerden kopan bir ağıda döndü,

“Ooyyy oğul, ooyyy kurban, demek bunca yıldır buradaydın da anan seni bulamadı. Demek sen yıllarca kör kuyulardan çıkmayı bekledin. Ah oğlum, ah ciğerim” Sözler, kadının ağzından bir türkü gibi usulca fısıltıyla çıktı. Kuşlar, ağaçlar, börtü böcek taş kesilmiş ağıdı dinliyordu. Adam “Koca kayaların altında kalsaydım da bu günleri görmeseydim” diye düşündü. Bu ağıdı duyan kimsede akacak gözyaşı kalmaz, gözpınarları kururdu.

Kadın, yıllar sonra gelen bir haberle yollara düştü, bin altı yüz kilometreyi yüreği taş ama kelebekler(*) gibi uçarak geldi. “Ne istediler oğul, ne ettik biz? Benim günahım ne? Oğlum, senin günahı ne? Dağ gibi delikanlıydın, kopardılar seni bizden, kopardılar hayattan. Allah’ınızdan bulun, insafsızlar. Ne edeyim ben? Nereye gideyim? Başımı hangi taşlara çalayım? Sen hep buradaydın da biz seni bulamadık oğul, oyy oyyyy”, “Allah’ım, bir haber gelmeden alma canımı dedim oğul, dualarım kabul oldu.” Oysa kaybolduktan sonra günlerce, aylarca her tarafı didik didik aramışlar, hiçbir iz bulamamışlardı.

Burası incecik kahverengi topraktan patika bir yolda, heybetli kayaların altında geniş bir düzlüktü. Şehri tepeden gören, tam ortada bir ardıç ağacı ve dar ağızlı bir kuyu vardı. Yeri belli olsun dercesine kuyunun ağzına birkaç taş yerleştirilmişti.

İnsan, uzaktan bakınca bir adamla bir kadının, yavaş yavaş tepeye doğru yürüdüğünü görürdü. Ama bu yürüyüş ikisi için de hayatlarındaki en zor yürüyüştü. Öyle ki toprak bile incitmekten korkarcasına hiç toz kaldırmıyordu. Tepeye yaklaştıkça kuşlar, ağaçlar, rüzgar bile susuyor, sessizce onları izliyordu.

Kadın yol boyunca boynu yana düşmüş, zor yürüyordu. Köyünü, evini, bahçesini, elleriyle diktiği, her birine çocuklarının adını verdiği ağaçları hiç unutmamıştı. Tıpkı yirmi iki yıl önce alıp götürdükleri ve bir daha hiç haber alamadığı oğlunu unutmadığı gibi. Bunca yıldır, “Belki de kaçıp kurtulmuştur, bir gece anasını görmeye gelir” umuduyla yaşadı. “Ya gelir de bizi bulmazsa” korkusuyla en fazla büyükşehre taşınmaya ikna oldu. Zaten taşınmayıp ne yapacaktı? Ne ekip biçmesine izin verdiler ne de baba mesleği marangozluğu yapması için kocasına fırsat tanıdılar. Çocuklar, “Hep tetikte her an yeni bir baskın korkusuyla yaşamaktan bıktık usandık” dediler. En çok da küçük kızı şikayet ediyordu. “Kız, haksız da değil, bir rahat bırakmadılar. Ne evinde huzur verdiler, ne de sokakta. Üniversiteyi birincilikle bitirdi, iki dil biliyor,  tüm hocalarının gözdesi ama dekanlık başvurusu kabul etmedi. Kimliğini öğrenince en büyük hayalini çaldılar çocuğumun. Günahları boynuna! Biz de Allah’ın kullarıyız. Burası bizim de memleketimiz. Çok gördünüz, köyümüzde rahat rahat yaşatmadınız. Ama mezarım köyümde olacak. Bu topraklara gömün beni. Taa en dibine! Ahdettim kocama, beni köyüme götüreceksin oraya gömeceksin diye yemin verdirdim.” Kocası buraya bile gelemedi. Yıllardır marangoz atölyesinde tozun talaşın içinde çalışmaktan mı yoksa yüreğinde biriken acıdan mı bilinmez artık yataktan kalkamaz oldu. Kadın “Ya o benden önce ölürse” diye düşündü. “O zaman çocuklara vasiyet ederim.” dedi , yol boyunca kendi kendine konuştu durdu.

Yol boyunca koca koca kayaların güneşe bakan yüzleri dümdüz olmuştu. Sanki biri eline zımparayı almış da sabırla onları düzleştirmişti.  Hepsi bir tornadan çıkmış gibi aynı şekil ve renkteydi. Ağustos sıcağından olsa gerek çalılar toza bulanmış, kahverengiye boyanmıştı. “Temizlemeye kalksam” diye düşündü kadın “Şu taşları, ağaçları suya tutsam, tozdan kurtarsam Fırat’ın suyu yetmez” dedi alçak bir sesle. “Tozu neyse de ya kuyulara dolan kanları nasıl boşaltmalı? Toprağın her yerinden kan fışkırıyor.” Adam kadına döndü “Ne dedin?” diye sordu. Kadın “Yok bir şey” anlamında başını kaldırdı.

Adam kadına ayak uydurmak için çok yavaş adımlar atıyor, arada onunla arasındaki mesafe kapansın diye bekliyordu. Bu haberi aldığından beri simsiyah giyiniyordu. “Kararan yüreğim yansıyor” dedi soranlara.  Bu kuyudan birçok kemik çıkarıldı, o dönem kaybolanların yakınlarına haber verildi. Aradan geçen onca yıldan sonra bir umutla ailenin ”Gelmeyeceğiz” demelerini bekledi. Oysa kendisi bile düşündüğünün saçma olduğunu, ailenin tüm acılarını alıp da koşarak geleceğini biliyordu. Kadının yaklaşmasını beklemek için durdu, arkasına baktı. “Zamanında köyün en güzeli kızı olan bu uzun boylu, kadın nasıl da çökmüş, boyu bile kısalmış. Helal olsun! Yine de ayakta duruyor.” Adam kadına bir kez daha hayranlık ve dost sıcaklığı ile baktı. “Yoruldun mu? Biraz dinlenelim istersen, şu taşlara oturabiliriz” dedi. Kadın eliyle gerek yok anlamında bir işaret verdi. Yürümeye devam ettiler.

Yamaçtan döndüler. Adam kuyuya iki, üç metre kala durdu. Dönüp kadına baktı.  Zaman dondu. Zaten yavaş giden adımları daha da ağırlaşan kadın, ilerlemiyordu. Külçeye dönmüştü. Artık hiç takati kalmamıştı. Boylu boyunca yere yığıldı,  kafasını kuyunun kenar taşlarının üzerinden kuyunun içeriye daldırdı. Yüreğindeki acıyı sağaltmak istercesine “Oğlum, oğlum” diye sayıklıyor.

Adam daha fazla ayakta kalamadı. Yakınlarda gördüğü bir taşın üzerine oturdu. Başını göğsünün içine sokmuş, hafif sarsıntılarla sessizce ağlıyordu. Bir gece alıp götürülen, bir daha da haber alınamayan bu delikanlı maalesef ne ilkti ne de son olacaktı. Gerçekte neler olduğunu herkes biliyordu. Ancak bunlar hiç yaşanmamış gibi davranılıyordu. “Bizi kendi halimize bırakmadılar, illa bir fitne soktular, birbirimize düşman ettiler.” diye düşünerek ağladı. Ağladıkça, acısı da öfkesi de kat be kat arttı.

Kadının sesi bir süre sonra kesildi ama ağıtı oğlunun sonsuz uykusunda ninni gibi devam ediyordu. Yüzü dağılmıştı. Ağlamaktan burnu, dudakları şişmişti. Gözlerinin feri gitmiş yerine onulmaz öfke gelmişti. Oğlunun burada olduğunu bile bile şimdi nasıl kalkıp gidecek, onu yalnız bırakacaktı?

Kuyunun içine dolan ağıtlar, yıllarca orada olan ve bulunmayı bekleyen ruhlara heyecan verdi. Feryatları ve isyanı yeri göğü inleten annesine sarılmak isteyen oğul cevap verdi “Annem, geldin sonunda! Ancak buldun beni. Yoksa beni bırakmazdın. Ruhum hep seni bekledi. Bir gün gelir de beni bulamazsın diye bekledim annem. Beni akşamüstü atölyeden alıp da götürdükleri gece, sonumun bir kuyu olacağını biliyordum. İlk geceden itibaren hep “Anacığım şimdi kahroluyor, gözüne uyku girmiyordur” diye düşündüm. Ondan hep rüyalarına girdim, sana seslendim anam. Sen bil nerede olduğumu da rahatla dedim. Anam, anacığım geçen yıllar boyunca bu kuyunun suyu kurudu. İçindeki börtü böceğe yem oldum, çiçeklere, bitkilere gübre oldum. Yeniden doğaya döndüm. Aslında etrafında uçan her kelebekte* ben vardım. Sana hep rahat ol demek istercesine etrafında uçtum durdum.  Sen geldin ya, artık beni buldun ya ruhum da özgürleşti anacığım. Sen babama söyle “Hiç kırgın değilim.” Bir oğlunu aldılar, diğerlerini de alırlarsa diye korktunuz da ondan aramayı bıraktınız. Biliyorum, beni hiç terk etmediniz. Bu geceden sonra yirmi iki yıldır uyumadığın derin uykulara dal. Sevgiyle, hoşça kal anacığım!”

Kör kuyularda bul beni

Bul beni bir sahilde çıplak

Bir işkence gemisinde elektrikle ayık

Bir kışlada kayıp

Anne, bir sokak başında

İsimsiz, yüzsüz bir kimsesiz mezarında

“Kaybedenler kaybetti” yazan mezar taşının altında bul beni (Benim Annem Cumartesi şarkısından/Bandista)

(*) Mavi kelebekler cesetlerin üzerinde açan ve adı “Kan Çiçekleri” olan çiçeklerden beslenirler. Srebrenitsa katliamında toplu mezarlar mavi kelebekler takip edilerek ortaya çıkmıştır.

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here